patoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
patoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2015 Pazar

çay iyidir ...

Yoğun bir şekilde ders çalışmanın gerektiği dönemlerde beynin bir kaçış yöntemi midir bilinmez ama zihin açılır. Akla olduk olmadık milyonlarca fikir, milyorlarca yapılası güzel plan ve sorgulanası onlarca soru gelir.

Ancak en sonunda varılan nokta değişmez.



Bir çay koyarsın ve çalışmaya devam edersin :)

28 Mayıs 2015 Perşembe

patoloji nedir?

Halkımıza "Patoloji nedir?" diye sorduk.

Bakalım ne cevaplar aldık ...

Dipnot: Bu ilk video deneyimimiz olması nedeniyle teknik eksiklikleri maruz görün :)




Koala prodüksiyon çekimlerine tüm hızıyla devam edecek :) Bizi takip edin ...

23 Mayıs 2015 Cumartesi

BERLİN’DE VİRCHOW’UN İZİNDE: Patoloji ve Tıp Tarihi Müzesi / Nadir Paksoy

Kentlerin kişilerdeki çağrışımları değişkendir. Anılara, tarihe, okuduğu kitaplara, izlediği filmlere, duyduğu anlatılara, yaşanmışlıklarına ve ilgi alanlarına göre, kentler bizlerin belleğinde farklı izler bırakır. Günün birinde o kente yolumuz düştüğünde bu çağrışımların izini süreriz.

Berlin’e geçenlerde ilk kez gittim. Berlin denince her birimizde farklı unsurlar ön plana çıkar: İkinci dünya savaşı, savaş sahneleri, Duvar, John le Carre’nin romanlarında soğuk savaş dönemi “Checkpoint charlie” kapısındaki casus değişimleri, doğudan batıya kaçış öyküleri ki bir kısmı hüzünle sonlanmıştır, Kreuzberg Türk mahallesi ve daha niceleri…

Benim için durum farklıydı ve Berlin bu blogun takipçileri dışında belki çok az kişinin bildiği ve çok az kişinin ilgisini çekecek bir özelliğiyle önemliydi. Berlin’e vardığım ertesi gününü bu mekana ayırdım:

Uzmanlık dalımızı patolojinin kurucusu Virchow’un çalıştığı hastane ve bugün hala hem korunan hem de işlevini sürdüren patoloji ensititüsü. Virchow’un çalıştığı hastanenin adı Berlin Charite Hastanesi. Bugün Berlin Tıp Fakültesi’ne bağlı eğitim hastanelerinin en eskisi olarak hala önemini koruyor. Berlin Tıp fakültesini başka eğitim hastaneleri de var ama Charite en eskisi. Adından da anlaşılacağı gibi bizdeki  "vakıf guraba" gibi “yoksullara hayrına bakan” hastane olarak 1700’lerin başında veba salgına karşı yoksulları tedavi merkezi olarak kurulmuş.1810’da Berlin Üniversitesi ( Bugün Humbolt Üniversitesi olarak anılır) kurulunca Tıp Fakültesi /Üniversite Eğitim Hastanesine dönüştürülmüş.

Virchow’un çalıştığı bina 2. Dünya Savaşında müttefik bombalarından zarar görse de sonradan restore edilerek korunmuş. Bina bugün Virchow Berlin Tıp Tarihi Müzesi olarak işlev görüyor. Müzenin bitişiği fakültenin patoloji ensititüsü.Alman sisteminde patoloji ve benzeri dallar enstitütü şeklinde yapılanmıştır. Kliniklerin içinde değil yanında/yakınında bağımsız bir mekanda “küçük bir prenslik” biçiminde işlev görür. Öğrenci laboratuarları, pratik salonları derslikleri ve hatta yemekhaneleri ile patolojinin niteliğine uygun özerk bir şekilde hizmet verir.
Hastaneye giden yolda Virchow anıtı

Charite Hastanesi Virchow’la gurur duyuyor.
Hastanenin dışında, hastaneye giden yolun kavşağında Virchow’un büstünün yer aldığı görkemli bir anıt var. Ana kapıdan girince hastanenin tarihi dokusunun korunduğu kiremit rengi tuğlalardan yapılmış farklı bölümlerin binaları başlıyor. Ana giriş kapısından Patoloji Enstitüsü’ne kadar uzanan ağaçlı yolun adı "Virchow Yolu".

Hastane içindeki ana cadde: Virchow Yolu









Patoloji Bölümünün (Virchow’un çalıştığı ve bugün müze olan bina, şu anda aktif çalışan patoloji bölümü binasına komşu) girişinde kaidesi üzerinde iki büst yer alıyor. Biri Langerhans diğeri Virchow.

Şimdi burada Virchow’a kısa bir ara verelim ve kendi adıyla anılan pancreas ve epidermisteki dentritik hücrelerden dolayı hepimizin ismini bildiği Langerhans’a kısa ama ilginç yaşam öyküsüne değinelim.

Langerhans'ın büstü
 Paul Langerhans (1847-1888), tıp fakültesi mezuniyet tezini (o yıllarda doktora çalışması deniyor; sanırım bu gelenek yakın zamana kadar Alman ekolünde devam ediyordu, belki şimdi de vardır) Berlin Charite Hastanesi Patoloji Enstitüsü’nde (Virchow’un çalıştığı kurumda) yapar. Mezuniyet tezi “Pankreas’ta berrak adacık hücreleridir”. Bu hücreler daha sonra “Langerhans hücreleri” olarak adlandırılır. Langerhans mezuniyetinden önce henüz tıp öğrencisiyken epidermisteki dentritik hücreleri de tanımlamış ve bunların sinir sistemi ile ilgili olabileceğini düşünmüştür.

Virchow'un büstü
Langerhans’ın pankreasta tanımladığı hücrelerin insulin salgıladığı ; pankreasın diyabetle ilintili bir organ olduğu daha sonraki yıllarda ortaya konulacaktı. İnsulin-pankreas ilişkisinin öncü çalışmaları, 1800’lerin sonlarında Polonyalı Alman hekim Oskar Minkowski , Alman hekim Joseph von Mering, Alman patolog Naunyn, Amerikalı hekim Opie ve İngiliz hekim Sharpey-Schafer ile başlar; hormona Latince adacık anlamına gelen “insula”dan esinle “insulin” adınını veren Schafer’dir; endokrinolojinin babası olarak bilinir. 1920’da Kanadalı hekim Frederick Banting ile Amerikalı-Kanadalı hekim Charles Best insulin-diyabet ve pankreas adacık hücreleri (Langerhans hücreleri) bağlantısını ortaya koyar; bu buluşuyla özellikle insulini keşfiyle Banting 1923’te Nobel tıp ödülünü kazanır. Buluşu birlikte gerçekleştirdiği Best’e ödül verilmemesi üzerine şaşırır, aldığı para ödülünün yarısını Best ile paylaşır.

1974 yılıydı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 4. Sınıf öğrencisydim (1970-76). Farmakoloji hocamız Prof Alaaddin Akçasu bir gün dersine yabancı bir profesörü konuk konuşmacı olarak getirdi. Aklımda kaldığı kadarıyla konuğun Kanadalı olduğu olduğu ve insulini bulan kişilerden biri olduğunu söyledi ve dersini konuk profesöre verdi, Prof Akçasu konuğun anlattıklarını bize çevirdi. Sanırım bu konuk Dr Best idi. Bu yazıyı hazırlarken Wikipedia’dan araştırdım. Banting genç yaşta vefat etmiş, Best’in vefat tarihi 1978.

Şimdi tekrar Langerhans’a geri dönelim. O yıllardaki monoküler mikroskoplara baktıkça ve patoloji kesit tekniklerini (basit mikrotomlar ve boya yöntemleri) düşündükçe, bu kişilere saygı ve hayranlık duymaktan kendimi alamıyorum. Doğrusu bugünün patoloji imkanlarında bile “adacık hücrelerini” tanımakta zorluk çekebileceğimi düşünüyorum. Bu kişiler tıp fakültesi mezuniyet tezi için o günün patoloji koşullarında bu hücreleri tanımlamışlar. Aynı hayranlığım zamanın tüm patologları için de geçerli kuşkusuz … Langerhans mezun olduktan sonra Alman coğrafyacı-haritacı Kiepert ile birlikte Anadolu, Suriye ve Filistin’i kapsayan uzun bir geziye çıkar. Almanya’ya dönüşte Freiburg’da patolojide çalışmaya başlar. Otopsilerden tüberküloza yakalanır, patolojiyi bırakır, iklimi nedeniyle Portekiz’in Atlas Okyanusundaki Madeira Adasının Funchal kentine yerleşir, orada evlenir. Araştırma dürtüsü adada da kendisini bırakmaz; deniz solucanlarının yaşam döngüsü üzerine çalışır, 41 yaşında Funchal’da ölür ve oraya gömülür.

Langerhans'ın daha öğrenciyken “adacık hücrelerini ve epidermisteki dentritik hücreleri tanımlaması, bana patoloji tarihinden başka bir öyküyü anımsattı. Virchow ile bağlantısı yok ama o yıllarda bilimle uğraşanların daha hekim hatta uzman bile olmadan bazı hücre ve lezyonları tanımlaması takdir edilecek çalışmalar. Hodgkin’de Reed-Sternberg hücreleri birbirine yakın tarihlerde Avusturyalı hekim 1898’de Carl Sternberg, 1902’de Amerikalı kadın hekim Dorothy Reed tarafından tanımlanır. İşin ilginç yönü hem Reed hem de Sternberg bu tarihlerde henüz patoloji asistanıdırlar. Reed ABD Baltimore’daki John Hopkins patoloji bölümünde asistandır. İhtisası bitince tanımladığı buluşuna da güvenerek hocasına bölümde akademik kariyere kalmak istediğini söyler. Hocası William Welch aynı zamanda fakülte dekanıdır, yanıtı şu olur: “Bu kurumda bugüne kadar hiçbir kadın kariyere kalmadı, sana ne oluyor?” Hiç beklemediği yanıt karşısında çok şaşıran ve üzülen Reed o anda patolojiyi bırakır ve halk sağlığı-çocuk hastalıklarına yönelir …

Şimdi tekrar günümüze dönelim ve Virchow ‘un izini sürmeye devam edelim. Evet, Patoloji Enstitüsü’nin girişinde Enstitünün yetiştirdiği en ünlü iki patolog olarak Langerhans ve Virchow’un büstleri yer alıyordu. Enstitüye çıkan kısa mervidenlerin ilk basamağının önünde yeredeki beton taşlara metal bir plaket vidalanmış.

Patoloji binası girişindeki metal plaket

Plakette Virchow’un “ her şey hücreden başlar” anlamındaki ünlü aforizması “ Omnis cellula a cellula RudolfVirchow 1821-1902” yazıyordu. Enstitü çalışanlarının her sabah bu aforizmayı hatırlayarak işe başlıyor olmaları bana ilginç geldi.

Patoloji Enstitünün yanındaki kırmızı tuğla bina Virchow’un çalıştığı patoloji bölümü. Daha önce de değindiğim gibi bina , 2.Dünya Savaşı müttefik bombardımanında hasar görmüş ; hastane savaş sonrasında Doğu Berlin bölgesinde kalınca bu bölüm o dönemde kapalı kalmış. 1998’de restore edilmiş ve müze olarak halka açılmış.

Virchow'un çalıştığı bugün müze olan bina
Müzede Virchow’un özel makroskopi koleksiyonundan ilginç örnekler var. Çoğu bügünkü patoloji neslinin ancak atlaslarda görebileceği makroskopi piyesleri: romatizmal kardit, sifilitik aortit, Hodgkin'deki deri lezyonları, bakteriyal kalp kapak lezyonları, ileri aterosklerotik abdominal aorta gibi …

Virchow’un makroskopik piyes koleksiyonun sayısı 10 bin civarındaymış. Önemli bir kısmı 2. Dünya Savaşı müttefik bombardımanında yok olmuş. Müzede özellikli olan birkaç yüz kadarının sergilendiği belirtiliyor; ancak depoda çok sayıda “patolojik hazine” korunuyormuş.

Müzede patoloji makroskobi salonunun soğukluğu yok. Nesneler, resimler, tablolar profesyonel ve çağdaş müzecilik anlayışıyla sergilendiği için müze halkın da ilgisini çekiyor (yıllık ziyaretçi sayısı 90.000'miş). Zaten müzenin resmi adı “Berlin Tıp Tarihi Müzesi” (www.bmm-charite.de). Ancak patoloji piyeslerinden olumsuz etkilenebileceği endişesiyle 16 yaş altındaki ziyaretçiler bir ebevyenleri eşliğinde müzeyi gezebiliyor; sanırım ilkokul çocuklarını hiç almıyorlar. Müzede sadece patoloji piyesleri yok. Charite Hastanesi’nin tarihi, Alman tıp tarihi, hastanede görev yapan diğer ünlü hekimlerin buluşları ve tıbbı nesnelere de yer verilmiş. Bunlar içinde benim en çok ilgimi çeken nesneler, üstünde Virchow’un özgün hücre ve malign hücre çizimlerinin yer aldığı devasa çalışma masası ve mikroskobu oldu.

Müzede benim en çok etkilendiğim alan ise Virchow’un derslerini verdiği amfiydi. Amfi bombardımanı hatırlatacak biçimde restore edilerek korunmuş. Bir sitopatolog olarak “her şey hücreden başlar” konferansının verildiği salonun loş bir köşesinde dakikalarca oturdum, ortamın büyülü havasını belleğime taşıdım. Hatta müzede fotoğraf çekimine izin verilmemesine rağmen yakalanma riskini göze alıp flaşsız birkaç fotoğraf çektim. Neyse ki sorun çıkmadı! Salon,bugün seminer konferans gibi patoloji ve tıp etkinliklerine açık şekilde düzenlenmiş.

Virchow amfide ders verirken


Aynı amfinin bugünkü hali






























Virchow’un Türkiye ile de dolaylı ilintisi var. Virchow sadece patoloji değil, antropoloji, paleontoloji ve arkeoloji ile de ilgileniyordu. Truva kazılarını yapan ve hazineyi Türkiye’den dışarı kaçıran Alman arkeolog Schliemann ile de tanışıyordu. Schliemann’ın hazineyi bulup kaçırdığı 1873’ten sonra yeniden izin alıp başladığı ikinci kazıya,  Virchow “kazı kamp hekimi” olarak katılır. Burada kaldığı süre içinde sıtma konusunda ve kazılarda çıkan iskeletler üzerinde çalışmalar yapar.
Virchow'un patoloji kitabı
Dolayısıyla uzmanlık alanımızın kurucusunun Truva hazinelerinin Türkiye dışına kaçırılmasında rolü olmadığını düşünebiliriz. Ancak hazinenin ve diğer buluntuların Berlin’e götürülmesi ve orada sergilenmesi konusunda Schliemann’ı etkilediği/ikna ettiği biliniyor. Truva kazılarından çıkarılan çanak çömlek buluntularının sergilendiği Berlin Neues Müzesinde ( Bergama Müzesi yanında) Truva sergi salonunu girişinde de Virchow’un bu katkısına yer verilmiş Hazinenin altın parçaları (Priam hazinesi) 2. Dünya Savaşından sonra Ruslar tarafından Moskova’ya kaçırılmış, şimdi orada Puşkin Müzesinde sergilenmekteymiş.
Müzede Charite Hastanesinin tarihine de yer verilmiş. Hastaneden yetişen/görev yapan ünlü doktorlar arasında iki isim dikkatimi çekti. Biri patolog Johannes Müller (1801-1858), diğeri cerrah Rudolph Niessen (1896-1981). Müller, tümörlü dokularda kazıma yöntemiyle tümör hücrelerini tanımlayan ilk kişi. Dolayısıyla Papanicalou’dan önce sitolojinin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Müller, memedeki sistosarkoma filloides'i ilk tanımlayan patologtur. 'Filloides' eski Yunancada 'yaprak' anlamına gelir. Gerek öğrencilikte gerek asistanlık sırasında biz de sistosarkoma olarak öğrendik. Bilindiği gibi sonradan 'filloides tümör' adı daha uygun bulundu.

Müze katologunda “scape sitoloji” için kullandığı yaptığı preperatlar ve saklandığı kutunun ve ilk preperatların resmi yer alıyordu ama müzede göremedim. 1800'lerden kalan preperatların günümüze kadar korunması herhalde ancak Batı'nın bilim tarihine verdiği önem, değer ve özenle gerçekleşebilir.

Müller'in sitoloji kazıma preperatları ve kutusu

Virchow'un mikroskopu
Benzer şaşkınlığı Londra Guy Hastanesi Hodgkin Patoloji müzesinde de yaşamıştım. Hodgkin'in hastalığı tanımladığı lenf düğümleri hala saklanmakta ve sergilenmekteydi. Cerrah Niessen’e gelince, özellikle batın cerrahisinin en ünlülerinden ve cerrahinin öncülerinden biri olarak kabul edilir. Berlin Charite’de çalışırken Yahudi kökeninden dolayı, 2. Dünya Savaşı öncesi 1933’te Türkiye’ye göç edenler arasında yer alır. Cerrahpaşa cerrahi kliniğinin temellerini atar ve ben öğrenci iken cerrahi kliniği olarak kullanılan tarihi saat duvarlı kliniğin planlarını çizer.Savaş sonrası İsviçre’ye yerleşir. Einstein’in aort anevrizmasını (aortayı selofan ile sarma tekniğini uygulayarak) tedavi eden cerrahtır. Tüberküloz basilini bulan Robert Koch da bu hastanede yetişen ve hastanenin gurur duyduğu bir diğer ünlü bilim adamı. Hastanenin Berlin ana tren istasyonuna bakan yüzündeki caddeye adı verilmiş.

Berlin Duvarı müzenin hemen önünden geçiyormuş. Müze binasından Batı Berlin görüldüğünden duvara bakan camlar beyaza boyalıymış. Duvarın dibinden Berlin’in içinden akan Spree nehri akıyor. Nehrin iki kıyısı vadi gibi dik taş duvarlar örülü. Suyun bir yakası Doğu öbür yakası Batı Berlin’miş. Müzenin önündeki duvardan bir yolunu bulup suya atlayan genç Doğu Almanya genci, suyu geçip betondan yukarı çıkamamış ve orada Doğu Alman muhafızlarınca vurulmuş. Şimdi vurulduğu yerde adına bir anıt var. Duvarı geçmeye çalışırken vurulanların anısına yapılan anıtlara Berlin muhtelif yerlerinde rastlanabiliyor.

İnsanlık ve tarih…

Bir zamanlar hayatını tehlikeye atıyorsun, kaybedebiliyorsun. Ardından gelen nesiller duvarın nereden geçtiğinin farkında bile olmaksızın hayatın akışında Berlin’i yaşıyor.Ve tarih böyle akıp gidiyor. Yolunuz Berlin’e düşerse müzeyi programınıza almanızı öneririm.

Prof. Dr. Nadir Paksoy, Kocaeli Üniversitesi
nadirpaksoy@gmail.com

22 Nisan 2015 Çarşamba

kulaktan kulağa ...

  
Amerika'da 62 yaşındaki bir hastanın idrar yapma problemleri nedeniyle doktora başvurması nedeniyle ilginç bir durum ortaya çıkmış.

Yapılan tetkikler sonucunda hastanın karın boşluğunda yaklaşık 220 gram ağırlığında dış yüzden kalsifiye görünümde olan bir cisim saptanmış. Cismin zamanında peritondan kopan yağ dokunun kalsifiye olması ve büyümesi ile ilgili olduğu düşünülmüş.

Ardından ise hasta ameliyat ediliyor ve sonrasında da bu cisim boyutu ve özellikleri nedeniyle New England Journal of Medicine'da yayın yapılıyor.

Oldukça ilginç bir olay olmakla birlikte herşey buraya kadar oldukça olağan kabul edilebilir. Asıl olay ise bundan sonra başlıyor.

Yapılan yayının Türkiye'ye kadar kulaktan kulağa iletilmesinden olsa gerek durum ile ilgili gazetede o flash başlık atılıyor. Buyrun bu da fotoğrafı ...



Haberle ilgili linkler ;

http://fox6now.com/2015/04/05/happy-easter-doctors-remove-3-3-inch-egg-shaped-mass-from-mans-abdomen/

http://www.yeniakit.com.tr/haber/karnindan-haslanmis-yumurta-cikti-61425.html

16 Nisan 2015 Perşembe

nükleer santraller ve patolojisi

Malumunuz geçtiğimiz yıllarda ülkemizde Mersin ve Sinop'ta nükleer santral yapılmasıyla ilgili antlaşmalar yapıldı ve geçenlerde de Akkuyudaki nükleer santralinin temelleri atıldı. Muhtemeldir ki bahsi geçen santraller 10 yıl içerisinde topraklarımızda tam anlamıyla kök salmış ve bacalarından su buharları tütmeye başlamış olacak. Bu santralleri yapma konusunda devlet olarak o kadar kararlı ve istekliyiz ki Cumhurbaşkanı görünümlü Başbakanımızın açıkladığı kadarıyla 3. santralin yapılması da halihazırda gündemimizde.

Nükleer santral konusunda kimisi refleksif olmakla birlikte (bu konuda yoğun bir bilgi eksikliğim ve insanların bilgi eksikliği olduğu kanısındayım) çok sayıda eleştirim ya da kafama takılan soru var. Bunun yanısıra nükleer enerji taraftarlarının öne sürdüğü, cevaplanması gereken kimi sorular ...

Nükleer santral yapılmalı mı? yapılmamalı mı? ülkemizin buna ihtiyacı var mı? konusunu burada açmaktan ziyade dikkatimi çeken bir detayı paylaşmak istiyorum.

Bizler Patolog olarak en basit tarifiyle, hastaların dokularına kanser var ya da yok diyen insanlar olarak, yapılacak nükleer santraller nedeniyle artması muhtemel/ ihtimal dahilinde olan kanser vakaları için tanılarımızı aynı şekilde vermeye devam edecek miyiz? Yani biz sadece işimizi yapmakla mükellef insanlar mıyız? Bu preperatta papiller tümör var deyip geçecek miyiz yoksa kanser insidansını artırması muhtemel bir kaynağın engellenmesi için birşey yapacak mıyız ya da yapmalı mıyız?

Hayatın içinde olan biten durumlara karşı nesne konumunu mu alacağız?  Yoksa mesleğimizin bizi yönlendirdiği, salık verdiği şekilde öncelikle hastalıklara neden olacak olumsuz şartları ortadan kaldırmak için çaba sarfedecek miyiz?

Nükleer santraller konusu evvelden bu yana dikkatimi çeken bir konu fakat geçen günlerde bu konunun aslında patoloji ile patologlar ile doğrudan ilişkili olduğunu ve özellikle de patologları, onkologları (çemberi biraz daha genişletmek gerekirse doktorların tamamını) ilgilendiren önemli bir mesele olduğunu farkettim. Bu konuda doktorlar olarak ya da patologlar olarak tarafımızı ya da duruşumuzu, bireysel tavır almaktan ziyade topluca gösterebilmemiz gerektiği kanısındayım.

Bu konuya dair yapılası aklımda bazı fikirler, projeler var ama öncelikle şu tezimi tez vakitte bitirmeliyim.

Herşey yolunda giderse proje detaylarını da yine bu site üzerinden tekrar paylaşacağım ...

Şimdilik bu kadar :)


10 Nisan 2015 Cuma

new age patolojik sanat - Berrin Çaylak

                                                         Kaynak - Fikret Dirilenoğlu

6 Nisan 2015 Pazartesi

mısırlılar ve kanser

Bu haftasonu, henüz bir hafta önce vizyona giren "Cancer Emperor of All Maladies" belgeselini izlemeye başladım. İzlemeye başladım dememin sebebi ise belgeselin 3 bölümden oluşması ve her bir bölümün yaklaşık 2 saat sürüyor olması. Belgeselin henüz yarısına gelmiş olmakla birlikte bir hayli keyif aldığımı belirtmek isterim.

Belgeselin konusu; geçmiş zamandan bu yana kanserin tanımı, tarifi, tedavinin olmadığı dönemde kansere bakış açısı, bu süreçte denenen tedavi yöntemleri, kansere yönelik  ilk kemoterapi denemeleri ...  gibi gibi kanser ile ilgili çok ilginç başlıkları olan geniş çaplı bir belgesel.


Bu konuda uzun uzun birşeyler yazmak isterdim lakin zaman sıkıntım nedeniyle şimdilik fırsat buldukça dikkatimi çeken anektodları paylaşacağım.

Tarihte ilk kanser tanımı:

   
Tarihte en eski kanser tanımı (kanser kelimesi tanımlayıcı kelime olarak kullanılmamış olmakla birlikte) MÖ 3000’lü yıllarda Mısır’da yapılmıştır. Bahsi geçen metin Edwin Smith Papirüs’ü olarak anılmakta olup travma cerrahisi konusunda yazılmış olan eski Mısır kitaplarında bahsedilmektedir. Bu kitapta, 8 tümörlü vakanın ya da ülsere görünülü memenin "fire drill" diye tariflenen aletle koterize edildiğinden bahsedilmiştir. 

Bu metinlerde hastalığın tedavisinin olmadığı  yazmaktadır.

İsteyen olursa filmi indirmek için gerekli linki paylaşabilirim ...














1 Nisan 2015 Çarşamba

patolojik telefon kılıfı ...

Tabak, çanak, fular derken patolojik tasarımlarda sıra telefon kılıfına geldi ...


23 Mart 2015 Pazartesi

little little into the middle -2 (zihni sinir fikirler)



İlkokul ile başlayan ve tüm eğitim süresi boyunca devam eden eğitim sisteminde tek yönlü bir iletişim ya da etkileşim söz konusu.

Misal hoca tahtada birşey anlatır sizde o sırada sadece hocayı pasif olarak dinlersiniz. Bu eğitim şekli ortaokul, lise hatta ve hatta üniversitede bile bu şekilde verilmektedir.

Daha sonra ki dönemde de toplumun tamamının aynı fabrikadan çıkmasından olsa gerek yapılan sunumların tamamı bu şekilde tek yönlü bir kurguya sahiptir.

Dolayısıyla da bu gelenek böyle gelmiş böyle gider tadında süregelmektedir. Her nasıl olduysa memlekete interaktif oturum gibi kavramlar gelmiş olsa da bunu dahi tek yönlü bir sunum formatına çevirme konusunda oldukça mahir girişimler söz konusu. Halbuki bu başlık üzerinde dahi daha önce hiç denenmemiş, kimisi fütüristik gelebilecek çok sayıda alternatif yöntemin yaratılabileceği kaaatindeyim. Zihni sinir önerilerimden bazıları şunlar ;


*Yapılan kurslarda verimi en çok yükselten öğelerden birisi karşılıklı etkileşimdir. Dolayısıyla özellikle de patoloji kurslarında molalarda dağıtılmak üzere eğitici preperatlar dağıtılabilir. Sunumların bu preperatlar üzerinden ilerletilmesi halinde katılımcının aralarda preperatlara yoğunlaşıp sunumlar sırasında oluşan merak duygusu ile birlikte daha etkin ve verimli bir şekilde sunumları dinleyip daha fazla yararlanabileceği fikrindeyim. Şimdilik biz bu olaya Türkçe bir kavram olarak ne üretebiliriz bilmiyorum ama gavurlar bu olaya workshop diyorlarmış.


*Yine benzer şekilde kurslarda bahsi geçecek olan preperatların cihaz ile taranıp bilgisayar ortamına aktarılması toplantı öncesinde katılımcıların bu görüntüleri incelemesi halinde toplantı kalitesini yükseltilebilir.






*Sunum akışını standart tanımlar ve görüntüler üzerinden yapmak yerine, tüm salona seslenerek yapılacak olan jeopardy benzeri oyun formatında gerçekleştirilecek sunumlar katılımcıların merak ve heyecan dürtüsünü artıracağından katılımı ve verimliliği artırmada kullanılabilecek yöntemlerden olabilir. Özelikle jeopardy formatındaki oyunlar intenet üzerinden ücretsiz olarak hazırlanabiliyor ve televizyonda izlediğimiz yarışma programı formatı ile süreç oldukça keyifli hale dönüşebilir. (yakın zamanda bu jeopardy konseptine dair bir oyun paylaşımında da bulunacağım )




*Sunumlar sırasında (misal konu pankreas adenokarsinomu olsun) konuyu sadece fotoğraflarla anlatmak yerine, anlatılan başlığı kısa süreli 10 saniyelik videolar ile tanıtmak daha çok dikkat çekici olabilir

* Toplantıda bahsi geçecek fotoğrafları, toplantı öncesinde facebookta açılacak olan grupta  paylaşmak ve burada toplantı öncesi tartışma yürüterek dikkatleri bu konulara çekmek ilginç olabilir. Bu konuda bahsettiğim yöntemi farklı bir yönüyle de olsa kullanan hocalarımız bulunmakta. (Sülen Sarıoğlu ve Mehmet Gamsızkan gibi ) Bahsi geçen hocaların paylaşımlarını görenler fotoğrafların altında ne kadar çok tartışma döndüğünü ve ne kadar çok fikir alışverişinde bulunulduğunu rahatlıkla görebilirler.


 
*Yurtdışında çok fazla sayıda kurum özellikle webinar üzerinden yani internet üzerinden sunumlarını yapmakta. Özellikle bu yöntem ile herkes evinde pijama terlik halinde dahi olsa önemli konularda geniş katılımcı düzeyinde kurslar verebilir ya da önemli başlıklar daha deneyimsiz insanlara aktarılabilir.
*Sunumu yapacak olan kişi, sunumu canlı tutarak duruma göre yönlendirebilmek adına farklı bir yöntem de kullanabilir. Mesela sunucu toplantı sırasında gösterdiği fotoğraflarla ilgili soru sorabilir ve geniş kitlenin nasıl tepki verdiğini, ne düşündüğünü öğrenebilir. Bunu ise internette çok fazla örneği olan anket ya da soru sorma yöntemi ile gerçekleştirebilir.

Misal konu deri tümörleri olsun ve sunum akışı ilk önce fotoğraflarla sorulan şıklı bir soru ile başlasın. İlk slaytta fotoğraflar gösterilsin, ardından ise herkese telefonlarından girmek üzere verilen anket niteliğinde linkte ilgili soruya cevap vermesi istensin. Verilen yanıtlara göre sunum akışı konuya halihazırda hazır olan konuşmacı tarafından şekillendirilsin. Bu şekilde interaksiyon en üst düzeye çıkmış ve sunumu yapan kişinin kafasındaki kitle ile kitlenin gereksinimleri arasındaki uçurum kapatılmış olur. Ayrıca bu sayede kimse kimliği belli olmadan acaba yanlış söyler miyim diye korkmadan gerçek görüşlerini paylaşmış olur. Bu da kullanılabilcek anket sitesinden bir örnek http://strawpoll.me/





*Kurslarda pek bahsi geçmese de konu anlamında eğitim başlıkları olarak asistanlığın özellikle de son döneminde kıymeti anlaşılan SPSS, bölümde yapılacak olan sunumlar ya da kongre sunumları için çekilen fotoğrafları daha iyi düzenleyebilmek için Photoshop, asistanların laboratuardaki işleyişi daha iyi öğrenebilmeleri anlamında uygulamalı kesit nasıl yapılır, döküm nasıl yapılır, elde hematoksilen eozin, basit histokimya, immunohistokimya uygulamaları nasıl yapılır kursları düzenlenebilir.

Önerilerim, ne kadar uygulanabilir ya da kimler ciddiye alır bilmiyorum amma velakin bir gün ilk fırsatta deneyeceğim kesindir. İnsanların bu kadar yoğun akıllı telefon kullandığı, sosyal medyanın her dakika güncellendiği, tek yönlü iletişim aracı olarak tv’den internete doğru hızlı bir geçişin olduğu çağımızda değişen dünya ve insanların değişen talepleri doğrultusunda hala klasik yöntemleri kullanma konusunda direnilmesi bana oldukça anlamsız geliyor. Alternatif birşeyler yapma konusunda kimsenin bir girişimde bulunmuyor olması ise ayrıca ilginç.


Lakin görünen köy de kılavuz istemez.

Değişen dünyada mevcut bilgileri yeni sunumlar ve yöntemler ile aktaranlar elbette insanların zihinlerinde ve gönüllerinde hakettikleri yeri kolaylıkla alacaklardır.

little little into the middle -1

An itibari ile tez işleriydi, sınav hazırlıklarıydı derken yoğun bir dönemden geçiyor olmama karşılık 21-22 Şubat ve 21-22 Mart tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen Patoloji Kış Okuluna ya da kısa adıyla PAKO' ya katıldım. 

Kurs sırasında ve sonrasında toplantı ile ilgili ve de Türkiye’deki genel toplantı kurgusuna dair kafamda kimi yeni fikirler oluştu. Toplantı vesilesiyle oluşan bu çağrışımları, kısa başlıklar halinde önce toplantının kritiği, ardından ise alternatif toplantı arayışlarına dair kafamdaki zihni-sinir projeleri paylaşmak istiyorum.

Toplantının kritiği

  • Toplantı yerine ulaşım : Bu seneki PAKO organizasyonu Ufuk Üniversitesinde gerçekleştirildi. İlk duyduğumda, ne yalan söyleyeyim toplantının Ufuk Üniversitesinde yapılmasını garipsemiştim ve aklımda kimi tereddütlerim vardı. Lakin bu teredütlerimin boşuna olduğunu sonrasında gördüm. İlk olarak toplantı yerine nasıl ulaşabileceğim konusunda araştırma yaparken toplantı yerinin AŞTİ (otogar) (ki havaalanından gelen otobüsler AŞTİ de yolcu indiriyor) ve otogarın hemen dibinde bulunan AnkaRay’a oldukça yakın mesafede olduğunu farkettim. Bu anlamda toplantı yerine ulaşımın çok sayıda alternatif barındırması, özellikle şehri iyi bilmeyen ya da şehir dışından gelenler açısından oldukça olumluydu.

  • Toplantı yeri : Toplantının gerçekleştiği salon, beklentimin oldukça üstünde olup, çoğu köklü üniversitede bile bulunmayan, oldukça büyük bir salonda gerçekleştirildi. Bundan önce 1. PAKO’ ya katıldığım için ancak bu toplantı ile kıyaslayabileceğim ancak neredeyse salondan taşacak kadar kalabalık olan 3 yıl öncesine göre oldukça geniş ve yeterli bir salonda toplantı yapıldı. Toplantı için bu kadar güzel ve geniş bir yerin tercih edilmesi özellikle katılımcılar açısından oldukça yerinde bir tercih olduğu kanaatindeyim.

  • Işık : Salonun ön, orta ve arka kısmındaki aydınlatmanın ayrı ayrı kontrol edilebiliyor olması  salonun en büyük avantajlarından biriydi. Zira kimi toplantılarda ekran net görülebilsin diye tamamıyla kapatılan ışıklar insanı non-rem uykusundan rem uykusuna kadar değişen bir spektrumda savrulmasına neden olabiliyor. Toplantı da kimi zaman uygulanmış olsa da önerim özellikle sunumlar sırasında, sunum yapılan kısımda ışıkların kapatılması diğer orta bölümdeki ışıkların açılarak salonun kısmi olarak aydınlatılması yönünde olacak.

  • Ses : Ses kalitesi açısından ne iç gıcıklayıcı bir ses, ne de sesin duyulmamasına dair sıkıntı yaşandı. Ses organizasyonu katıldığım ilk toplantılara kıyasla oldukça iyi ayarlanmıştı. Toplantıyı arkalardan takip etmeme karşılık sesi işitmeme gibi bir sorunla karşılaşmadım. Lakin kimi hocalarımızın mikrofonla olan mücadelesi ya da konuşma sırasında öne arkaya sallanmalardan dolayı zaman zaman konuşmacıların sesini duymakta zorlandığım da oldu. Fakat genel anlamıyla ses sistemi gayet toplantı için yeterliydi. Ayrıca molalarda açılan kafa dağıtacak enerjik şarkılar da cabasıydı  :)

  • Görüntü kalitesi : Katıldığım toplantılardaki en dikkat çekici sorunlardan birisi genellikle görüntü kalitesi ve çözünürlüğü olur. İstediğiniz kadar değerli, tecrübeli konuşmacı çağırın, istediğiniz kadar muhteşem bir sunum hazırlanmış olsun ve de istediğiniz kadar güzel bir salonda olun, hazırlanan sunumlar ekrana kötü ve düşük bir çözünürlükte yansıyorsa emin olun o toplantıdan alınan verim oldukça düşük oluyor. Dolayısıyla basit bir başlık gibi gözükmekle birlikte yüksek çözünülükteki görüntülerin perdeye yansıtılabilmesi oldukça önemli bir konu. En uzak koltuktan dahi toplantı boyunca sunumları oldukça rahatlıkla takip edebildim. Dolayısıyla salon bu anlamda da oldukça yeterli ve başarılıydı.

  • İnternet sitesi : Sırf bu kurs için güzel bir websitesi organize edilmesi bile düzenleme komisyonun bu işi ne kadar ciddiye aldığı ve de ne kadar özendiğini göstermesi açısından oldukça önemli bir ipucuydu. İnternetin, özellikle de sosyal medyanın bu kadar güçlendiği bir dönemde, insanların dikkatini çekmek ve tanıtım açısından websitesi kurma fikri oldukça doğru ve yerinde bir girişim olduğu kanaatindeyim. http://www.patolojikisokulu.com/index.php  

  • Kursa katılım : Toplantıya ilk katıldığım kurstakine benzer şekilde oldukça geniş bir katılım söz konusuydu. Aralarda ya da çeşitli vesileler ile tanıştığım insanlardan da aldığım geribildirim memleketin dört bir köşesinden, çeşitli üniversitelerden çok sayıda patologun toplantıya katılım gösterdiği yönünde. Bu kadar çok sayıda genç meslektaşlarım ile beraber olmak ve birşeyler öğreniyor olmak ayrıca keyif vericiydi.
                    
  • Yeme - içme : Genel anlamıyla kurstaki yemekler orta düzeydeydi, yeryer daha iyi yemeklerinde verilebileceğini düşünmüş olsamda sınırlı bir bütçe ile gerçekleştirilen büyük bir organizasyon için oldukça yeterliydi. Mola saatlerinde koyulan kurupasta çay-kahve ekolüne alternatif olarak biraz zindelik kazandırması amacıyla koyulduğunu düşündüğüm meyve koyma fikri oldukça hoşuma gitti. Hatta itiraf ediyorum çoğu meyveyi ben yedim  :)

  • Kursun kurgusu : Kurs, öncesinde de belirtildiği üzere içerik itibariyle patoloji asistanlarına hitap etmek üzere kurgulanmıştı ve bu hedefe oldukça uygundu. Bunu sağlayabilmek adına da genele hitap edebilecek güzel bir bilimsel program hazırlanmıştı.Türkiye’de asistanların çoğunun oldukça zor şartlarda çalıştığına, kimi materyalleri hiç görmediğine ve çeşitli sebeplerle eğitimleri konusunda büyük
    eksikleri olduğu gerçeği ile ilk defa Trabzon’daki kongre sırasında düzenlenen asistan toplantısında tanışmıştım.


     
Gerçek anlamda duyduklarım inanılmaz şeylerdi. Bu anlamda eşit şartlarda eğitim alamayan asistanların ya da farklı kurumların veremediği bu eğitimlerin Ankara Patoloji Derneği tarafından bu eksiklikleri gidermek adına biraz da sırtlanarak gerçekleştirildiğini hissetmiş olmanın ayrıca hoşuma gittiğini belirtmek isterim. Konular genel anlamıyla mümkün mertebe basitleştirilerek ya da olabildiğince genel hatlarıyla aktarıldı. Her konudan little little into the middle yaklaşımı sayesinde dinleyenler detaylarda kaybolmadan, genel çerçeveyi görebilecekleri, genel bilgileri edinme anlamında oldukça yararlı sunumlar ile karşılaşmış oldu.

Misal Meme patolojisine dair olan “ Meme patolojisinde bunu yap, şunu yapma “ başlıklı oturumunda yaklaşık 1,5 saat içerisinde genel anlamıyla tüm memeden bahsedildi. Tabiki de teknik olarak bu kadar geniş bir içeriği bu kadar kısa bir sürede anlatabilmek mümkün değil ancak meme patolojisini bir ülkeye benzetmek gerekirse, ülkenin üzerinden uçakla geçip o ülkeyi tarifleyebilmek, sınırlarını çizebilmek ve asistanlığın ancak ve ancak son döneminde hissedilebilen bütünü algılayabilme hissini alma anlamında oldukça güzel oturumlar gerçekleştirildi.

Sunumlar : Sunumlar ağırlıklı olarak iyi olmakla birlikte yine klasik sunum tekniğiyle anlatılan , monoton sunumlar da olmadı değil. Özellikle bahsi geçen bu klasik sununlar sırasında, kullanılan tekniklerin güncellenmesi gerektiğine dair kimi fikirlerim tekrardan alevlendi ( Bunlardan yazının ikinci kısmında bahsedeceğim ). Ancak toplantıda gerçek anlamda anlatma, öğretme kaygısı olanlar hem sahnede duruşları hem de sunumlarında kullandıkları kimi dikkat çekici, kimi  komik, kimi uyandırıcı öğelerle toplantının verimini oldukça yükselttiler.    

  • Süre : Bilimsel programla ilgili olarak ayrılan toplam sürenin yeterli olduğunu düşünmekle birlikte özellikle Mart ayında gerçekleştirilen programın fazladan sitolojiye ayrıldığı kanaatindeyim. Misal tükrük bezi sitolojisi kaç üniversitede yaygın bir şekilde karşılaşılıyor ve de ne kadar sıklıkta pratikte karşımıza çıkacak. Genele hitap etme sloganı gözönüne alındığında bu ve benzeri kimi başlıkların program içerisinde sırıttığını düşünüyorum.

Tüm toplantı oturumları gözönüne alındığında en çok Serpil Dizbay Sak ve Yersu Kapran hocaların sunumlarından keyif aldığımı ve dikkatim dağılmadan takip ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle son gün son oturumda meme patolojisinin 1,5 saat tek oturum halinde olması her ne kadar handikap oluşturuyor olsa da Serpil Dizbay Sak ve Güldal Esendağlı hocaların karşılıklı konuşuyormuşçasına farklı bir sunum tekniği denemiş olmaları bir hayli güzeldi.

Yazının daha çok ilginizi çekeceğini düşündüğüm ikinci kısmı ise şu linkte ;

http://www.patolojininhali.com/2015/03/little-little-into-middle-2-zihni-sinir.html