ciddi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ciddi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2015 Pazar

doğuya daha doğuya / ismini vermek istemeyen bir koala ...

Doğu ...

Batıdakilerin bilmediği diyarlar, uzak, korkutucu ve daha birçok şey...

Evet sizlere güneydoğunun bağrından sesleniyorum. Kim derdi bir gün uzmanlığımı aldıktan sonra buralara atanacağımı. Açıkça bundan bir 10-12 yıl önce böyle bir soru aklımın ucuna gelmeden fakülteye girdim. Bugün güneydoğunun en cafcaflı şehrindeyim (ismini söylemiyorum gerek görmüyorum anlaşılacağını umuyorum).

Buraya gelmek hakikaten çok zor oldu. Başta ailem karşı çıktı, olur mu! hayır gidemezsin dediler. Dedim ki gitmeliyim. Bir sonraki kurada bunun aynısı olur ya da olabilir ve netekim oluyor da! “Onca zaman doktor olarak diploması ve uzmanlık belgesi olmadan yanınızda vasıfsız bir insan bir bitki gibi nasıl yaşarım,  gideceğim!” dedim. Geldiğim vakitler buraları sakindi. Daha o seçim dönemi sonrası atmosfer yaşanmıyordu buralarda. Hatta dedim ki insanlar gözünde abartıyor buraları Anadolu’nun herhangi bir şehri gibi burası. Lakin ağustos ayında değişti buralar. 


Gün olmuyor ki silah sesleri akşam ya da gündüz işitilmesin. Yerimi yurdumu belirlemek için temmuz ayında gelmiştim, baya güzeldi o zamanlar, hatta gece 12’ye kadar dışardaydım. Sonra ağustos ayında geldim görevime ve yerleşeceğim yere. En azından uçak vardı ve ulaşım onunla o kadar kolaylaşıyordu ki, iyi ki vardı. Eve geldim, dediler ki yolda sorun var mıydı? Yoktu dedim. Dediler ki bir gün önce olaylar oldu yolları kesiyorlar. Neyse ki ben böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Lakin erken oh çektim.  Akşam biraz alışveriş yaptıktan saat akşam yedi civarları evime geldikten sonra silahlar ve gaz fişeklerinin sesleri gelmeye başladı. Gece geç saatlere kadar sürdü. Sonradan öğrendim ki o gece mesleğinde yeni bir polis öldürülmüş.  

Pazartesi iş yerindeki  ilk günümdü ve acil tarafına ateş açıldı. Herkes hastane sığınağına koşuşturdu. Dediler ki hocam sana hoş geldin dediler. Evet bayağı alaycı olsa da bu söylenen aslında asıl korkuyu kamufle etmek için söyleniyordu. Sonra mı? alıştım her akşam haftada en az bir iki kez büyük bir ses peşi sıra otomatik silah sesleri ve gaz tabancası sesleri duymaya başladım. Sabahları her şey normal ritmine dönüyordu. Sanki burası sabah ana yola çıkan ve çöpten beslenen herkesin çarpmamak için itina ettiği inekler nedeniyle Hindistan’a; akşamları da bu silah sesleri nedeniyle Teksas’a ya da pek alışık olmadığımız savaş bölgelerine benziyordu.  Zaman zaman ortam geriliyor, zaman zaman hiçbir şey yok gibi oluyordu. Birkaç kez olaylar yüzünden hastanede mahsur kaldık, bu bahsettiğim kısa sürelerdi.  Ama hiçbir zaman işimi düzgün yapmaktan itina etmedim. Hastanede kaldığım geceler çalışmaya devam ettim, vakalarımı raporlarımı yazdım; çünkü bölgeye bir tek ben bakıyordum,  yoğundum , sekreter mi o da nedir?  Hastane ile evim arası yürünecek kadar kısa bir mesafe olmasına rağmen taksiyle gidip geliyordum.

Sokağa çıkma yasakları oldu, onlarda kongrelerdeydim. Şanslı mıydım bilmiyorum; ama yaşayan halk çok rahatsızdı, buralarda kalan hekim arkadaşlarım oldu. Onların söyledikleri ve yaşadıkları büyük travmalar içeriyordu. Bölgedeki sağlık çalışanları direk olmasa da indirek şiddet emareleri ve silahlı çatışmalar arasında kalma gibi şeyler yaşamaktaydı.

Burada olmak her şeye rağmen insana değişik duygular katıyor. Daha fazla empati kurmasını sağlıyor. Performansın ne kadar saçma bir şey olduğunu anlıyor. İnsanın özgürlük olmadan nasıl yaşayabileceğini öğretiyor. Böyle diyorum çünkü akşamları işten eve gelince zorunda kalmadıkça sokağa çıkmıyorum özellikle yediden sonra  eve iş getirdiysem onu yapıyor, getirmediysem de içiyorum. Bölgenin tek tekel bayisi var, onun dışında birkaç kaçak bayi :) 

Sonuç itibariyle dışarı çıkmayı, arkadaşlarıyla bir şeyler paylaşmayı seven sosyal bir insandım şimdi tam tersiyim, buradan evime gittiğimde de buradaki gibi yaşıyorum. Alışkanlıklarım değişti, araba kullanmayı önceden öylesine yapılan bir iş gibi görürdüm.  Şimdi özgürlük sayıyorum, eve döndüğümde aracıma binip şöyle bir tur atıyorum yaşadığımı anlamak için. Biraz karamsar olsa da yazdıklarım çalıştığım iş ortamını ve evimi seviyorum. Kendime çalışabileceğim güzel bir iş ortamı ve yaşayabileceğim güzel bir ev ortamı yaratmaya çalışıyorum.

Şimdilik izlenimlerim bu şekilde. Umarım seçim sonrası eski güzel Anadolu şehrine dönüşür buralar; Ülkemizin bu hale gelişinden, bizlerin birilerinin hırs ve çıkarlarından zarar görmemizi ve bu halkın daha iyi yönetebileceğine olan inancımın gün ve gün halkın bilinçsizliğiyle azalıyor, oluşunu düşünmezsek, umudumu kaybetmemeye çalışıyorum. Buralar bayrağın olmadığı ve yarıya inmediği diyarlar.


Koala bildiriyor diyelim :)

18 Mayıs 2015 Pazartesi

macera dolu Amerika - volume 1

Amerika’ya hoşgeldiniz!

İhtiyacınız olan her şey, tam orada ufukta görünüyor; ama uzanabilirseniz. Özgürlükler bir adım ötede: ama prosedürleri tamamlayabilirseniz.

Seçimler ve hayatımız hep 2 basamaklı işlemlere kalmış gibi. Aynı karşıdan karşıya geçmek istediğinizde sizi durduran 'turuncu el’ ve süre dolunca geçmenize izin veren ‘walk’ simgeleri gibi …

Her şey tam anlamıyla kontrol altında!

Ben Erdem, aynı sizin gibi patoloji asistanlığımı mevcut kurumumda güllük gülistanlık (!!) sürdürürken: kafamda dolaşan binbir tilkiden en az birkaçı beni rutin hayatımdan ve çalışma düzenimden kopup 'güvenli bölge’mden ayrılmaya ve hiç bilmediğim topraklara gitmeye, hiç bilmediğim suları içmeye, 2 aylığına da olsa hiç bilmediğim bir hastanede gözlemci olarak çalışmaya ikna etti. Yazışmalar, belirsizlikler, nasıl gidileceğine dair soru işaretleri, maddi kaygılar, kalacak yer, uçak biletleri ve şeytanın bile bilmediği ayrıntılar tabii ki bu maceranın tuzu biberi ve vazgeçilmeziydi. 

İlk gün: 

Amsterdam aktarmalı Boston uçuşu. Hem Amsterdam’da hem Boston’da sonu gelmeyen ve birbirini tekrarlayan sorular:
-Neden Amerika’ya gidiyorsunuz? Çalışacağınız hastanenin adı nedir? İlişkiyi nasıl sağladınız? Hangi alanda uzmanlık yapmaktasınız? Neden vizeyi 2 ay önceden aldınız? Nerede kalacaksınız? Bu Amerika’ya ilk uçuşunuz mu?

 
Ve biraz daha sert sorular:
-Cebinde kac para var? Suriye sınırına yakın mı oturuyorsun? Neden burdasın?

İşte şimdi burdayım, Boston’da. Dünyanın 2. en eski metrosu, jet lag, yeni daire, geçici Çinli ev arkadaşı ve ardından Turkiye’den gelen kalıcı ev arkadaşı ve eskimeyen dost. Normalizasyon. Her şey aynı, hayat devam ediyor. Sokaklarda sürekli koşan ve adımlarını sayan insanlar, yeşil mi yeşil parklar, Charles nehri ve Çinliler. Evet yanlış duymadınız her yaştan Çinli bu şehri işgal etmişe benziyor.

Harvard Medical School Kampüsü.
 Brigham and Women'sın
hemen arka tarafı
Bir haftasonunun ardından hemen hastanedeyim. Longwood Medical Area tamamen hastaneler, kanser enstituleri ve araştırma merkezlerinden oluşan çok büyük bir kapsül. Şehrin aortu. Benim hastanem ise Brigham and Women’s Hospital: Fiziksel ve fonksiyonel olarak komşusu olduğu Dana Farber Cancer Institute ve Boston Children Hospital ile birlikte şehrin ve ülkenin en önemli birkaç hastanesinden olma özelliğine sahip. Koordinator tarafindan gereğinden fazla ayrıntıyla tarif edilmiş adresi bulup arkadaşımla birlikte soluğu Patoloji’de alıyoruz.

Bu bölüm büyük, normalden çok büyük. Uzun koridorlar boyunca sağıma soluma bakarak ilerliyorum. Patoloji Asistan Odasi: Sadece kartla girilebiliyor ve her asistan için ayrı masalar ve bir yaşama alanı var. Hey, sadece patoloji asistanlarının işlerinden sorumlu bir sekreterleri var! Her yanımda 'Sign Out Room’lar var raporların imzaya hazır hale getirildiği. ’14-head microscope’ odası dikkatimi çekiyor.



Harvard Medical School

Hocaların odaları, Perinatal Patoloji, Renal Patoloji, Hematopatoloji bölümleri hemen göze çarpanlar.
Hematopatoloji benim icin son durak. Aktörlerimiz ’senior pathologist’ler, fellowlar ve farklı kıdemlerden asistanlar. Asistanlar fellow’ların yardımıyla hazır hale getirdiği vakaları o haftanın sorumlu patologuyla çıkmaya hazır hale getiriyor. Konuşmalarımız sırasında özellikle ilk sene asistanlarının her hafta bölüm değiştirdiğini öğreniyoruz. Dezavantajı olan kısa süreyi aynı zamanda avantajı olarak görüyorlar: "Sevmediğin bölümü hemen değiştiriyorsun!” Fellowlara gelecek olursak … Evet yanılmadınız, neredeyse tamamı Çinli ve hepsinin bir Amerikan önismi var. Hepsinin ortak amacı, bir yolunu bulup burada, Amerika’da kalmak ve bir sonraki fellowship programını veya mevcut program sonrası çalışacağı kliniği ayarlamak: Rekabet büyük, bir fellow diğerinden bahsederken şakayla karışık ve Game Of Thrones göndermeli olarak “John knows nothing” diye bahsediyor :)

Hocalarla iletişim kurmak tahminlerden kolay ve bir giriş kısmı gerektirmiyor; ama tabii ki daha havalı veya daha cana yakın olanları mevcut her yerde olduğu gibi. 


Vaka bakılırken ilk dikkatimi çeken şey hastalık adı koymaya çalışmaktan ziyade o hastalığının sisler ardında saklanan -ama bir o kadar da yakınında durduğumuz- naturunu ortaya koymaya çalışmalarıydı. Hem de bütün yönleriyle: Klinik, histopatoloji ve sitogenetik bu terazinin üçlü sacayağıydı, asla ayrılmayan. Bütüncül yaklaşım, programlı çalışma, üst düzey kalifiye doktorlara sahip takım ve tabii ki hastanenin kaynaklari işlerin hiç şaşmayan saat titizliğinde ilerlermesinin garantisi aslında. Her sabah 8’de ve her öğlen saat 1’de konferans salonunda düzenlenen seminerlere katılım genelde yüksek. Kahvaltı ve öğle yemeği vererek katılımcı sayısını hep bir eşik değerin üzerinde tutmak ise akılcı! 

Gelelim seminerlerin içeriğine … İlginç olguların derlenip her yönüyle ele alınması, asistanların vakaları yorumlamaya teşvik edilmesi ve ayrıca Dana Farber ve Children Hospital’dan katılımcıların sunumları … En vurucu nokta: Genetik. Her zaman patoloğun rutin pratiğini etkileyen sularda yüzmemesine rağmen miRNA’lar, backsplicingler ve her hastalığın genetik dizaynını içeren çalışmalar ve sunumlar almış başını gidiyor! Treni nereden yakalamak isterseniz..!

Burada kahve-cay molası ve hatta bazen yemek molası yok, millet. Ne teknisyenler ne de doktorlar o sularda yüzmüyor. Umut Sarıkaya’nın deyişiyle herkes ‘işinde gücünde’

Şimdilik benden bu kadar, 

Yeni maceralarda buluşmak üzere,

Erdem

23 Mart 2015 Pazartesi

little little into the middle -2 (zihni sinir fikirler)



İlkokul ile başlayan ve tüm eğitim süresi boyunca devam eden eğitim sisteminde tek yönlü bir iletişim ya da etkileşim söz konusu.

Misal hoca tahtada birşey anlatır sizde o sırada sadece hocayı pasif olarak dinlersiniz. Bu eğitim şekli ortaokul, lise hatta ve hatta üniversitede bile bu şekilde verilmektedir.

Daha sonra ki dönemde de toplumun tamamının aynı fabrikadan çıkmasından olsa gerek yapılan sunumların tamamı bu şekilde tek yönlü bir kurguya sahiptir.

Dolayısıyla da bu gelenek böyle gelmiş böyle gider tadında süregelmektedir. Her nasıl olduysa memlekete interaktif oturum gibi kavramlar gelmiş olsa da bunu dahi tek yönlü bir sunum formatına çevirme konusunda oldukça mahir girişimler söz konusu. Halbuki bu başlık üzerinde dahi daha önce hiç denenmemiş, kimisi fütüristik gelebilecek çok sayıda alternatif yöntemin yaratılabileceği kaaatindeyim. Zihni sinir önerilerimden bazıları şunlar ;


*Yapılan kurslarda verimi en çok yükselten öğelerden birisi karşılıklı etkileşimdir. Dolayısıyla özellikle de patoloji kurslarında molalarda dağıtılmak üzere eğitici preperatlar dağıtılabilir. Sunumların bu preperatlar üzerinden ilerletilmesi halinde katılımcının aralarda preperatlara yoğunlaşıp sunumlar sırasında oluşan merak duygusu ile birlikte daha etkin ve verimli bir şekilde sunumları dinleyip daha fazla yararlanabileceği fikrindeyim. Şimdilik biz bu olaya Türkçe bir kavram olarak ne üretebiliriz bilmiyorum ama gavurlar bu olaya workshop diyorlarmış.


*Yine benzer şekilde kurslarda bahsi geçecek olan preperatların cihaz ile taranıp bilgisayar ortamına aktarılması toplantı öncesinde katılımcıların bu görüntüleri incelemesi halinde toplantı kalitesini yükseltilebilir.






*Sunum akışını standart tanımlar ve görüntüler üzerinden yapmak yerine, tüm salona seslenerek yapılacak olan jeopardy benzeri oyun formatında gerçekleştirilecek sunumlar katılımcıların merak ve heyecan dürtüsünü artıracağından katılımı ve verimliliği artırmada kullanılabilecek yöntemlerden olabilir. Özelikle jeopardy formatındaki oyunlar intenet üzerinden ücretsiz olarak hazırlanabiliyor ve televizyonda izlediğimiz yarışma programı formatı ile süreç oldukça keyifli hale dönüşebilir. (yakın zamanda bu jeopardy konseptine dair bir oyun paylaşımında da bulunacağım )




*Sunumlar sırasında (misal konu pankreas adenokarsinomu olsun) konuyu sadece fotoğraflarla anlatmak yerine, anlatılan başlığı kısa süreli 10 saniyelik videolar ile tanıtmak daha çok dikkat çekici olabilir

* Toplantıda bahsi geçecek fotoğrafları, toplantı öncesinde facebookta açılacak olan grupta  paylaşmak ve burada toplantı öncesi tartışma yürüterek dikkatleri bu konulara çekmek ilginç olabilir. Bu konuda bahsettiğim yöntemi farklı bir yönüyle de olsa kullanan hocalarımız bulunmakta. (Sülen Sarıoğlu ve Mehmet Gamsızkan gibi ) Bahsi geçen hocaların paylaşımlarını görenler fotoğrafların altında ne kadar çok tartışma döndüğünü ve ne kadar çok fikir alışverişinde bulunulduğunu rahatlıkla görebilirler.


 
*Yurtdışında çok fazla sayıda kurum özellikle webinar üzerinden yani internet üzerinden sunumlarını yapmakta. Özellikle bu yöntem ile herkes evinde pijama terlik halinde dahi olsa önemli konularda geniş katılımcı düzeyinde kurslar verebilir ya da önemli başlıklar daha deneyimsiz insanlara aktarılabilir.
*Sunumu yapacak olan kişi, sunumu canlı tutarak duruma göre yönlendirebilmek adına farklı bir yöntem de kullanabilir. Mesela sunucu toplantı sırasında gösterdiği fotoğraflarla ilgili soru sorabilir ve geniş kitlenin nasıl tepki verdiğini, ne düşündüğünü öğrenebilir. Bunu ise internette çok fazla örneği olan anket ya da soru sorma yöntemi ile gerçekleştirebilir.

Misal konu deri tümörleri olsun ve sunum akışı ilk önce fotoğraflarla sorulan şıklı bir soru ile başlasın. İlk slaytta fotoğraflar gösterilsin, ardından ise herkese telefonlarından girmek üzere verilen anket niteliğinde linkte ilgili soruya cevap vermesi istensin. Verilen yanıtlara göre sunum akışı konuya halihazırda hazır olan konuşmacı tarafından şekillendirilsin. Bu şekilde interaksiyon en üst düzeye çıkmış ve sunumu yapan kişinin kafasındaki kitle ile kitlenin gereksinimleri arasındaki uçurum kapatılmış olur. Ayrıca bu sayede kimse kimliği belli olmadan acaba yanlış söyler miyim diye korkmadan gerçek görüşlerini paylaşmış olur. Bu da kullanılabilcek anket sitesinden bir örnek http://strawpoll.me/





*Kurslarda pek bahsi geçmese de konu anlamında eğitim başlıkları olarak asistanlığın özellikle de son döneminde kıymeti anlaşılan SPSS, bölümde yapılacak olan sunumlar ya da kongre sunumları için çekilen fotoğrafları daha iyi düzenleyebilmek için Photoshop, asistanların laboratuardaki işleyişi daha iyi öğrenebilmeleri anlamında uygulamalı kesit nasıl yapılır, döküm nasıl yapılır, elde hematoksilen eozin, basit histokimya, immunohistokimya uygulamaları nasıl yapılır kursları düzenlenebilir.

Önerilerim, ne kadar uygulanabilir ya da kimler ciddiye alır bilmiyorum amma velakin bir gün ilk fırsatta deneyeceğim kesindir. İnsanların bu kadar yoğun akıllı telefon kullandığı, sosyal medyanın her dakika güncellendiği, tek yönlü iletişim aracı olarak tv’den internete doğru hızlı bir geçişin olduğu çağımızda değişen dünya ve insanların değişen talepleri doğrultusunda hala klasik yöntemleri kullanma konusunda direnilmesi bana oldukça anlamsız geliyor. Alternatif birşeyler yapma konusunda kimsenin bir girişimde bulunmuyor olması ise ayrıca ilginç.


Lakin görünen köy de kılavuz istemez.

Değişen dünyada mevcut bilgileri yeni sunumlar ve yöntemler ile aktaranlar elbette insanların zihinlerinde ve gönüllerinde hakettikleri yeri kolaylıkla alacaklardır.

little little into the middle -1

An itibari ile tez işleriydi, sınav hazırlıklarıydı derken yoğun bir dönemden geçiyor olmama karşılık 21-22 Şubat ve 21-22 Mart tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen Patoloji Kış Okuluna ya da kısa adıyla PAKO' ya katıldım. 

Kurs sırasında ve sonrasında toplantı ile ilgili ve de Türkiye’deki genel toplantı kurgusuna dair kafamda kimi yeni fikirler oluştu. Toplantı vesilesiyle oluşan bu çağrışımları, kısa başlıklar halinde önce toplantının kritiği, ardından ise alternatif toplantı arayışlarına dair kafamdaki zihni-sinir projeleri paylaşmak istiyorum.

Toplantının kritiği

  • Toplantı yerine ulaşım : Bu seneki PAKO organizasyonu Ufuk Üniversitesinde gerçekleştirildi. İlk duyduğumda, ne yalan söyleyeyim toplantının Ufuk Üniversitesinde yapılmasını garipsemiştim ve aklımda kimi tereddütlerim vardı. Lakin bu teredütlerimin boşuna olduğunu sonrasında gördüm. İlk olarak toplantı yerine nasıl ulaşabileceğim konusunda araştırma yaparken toplantı yerinin AŞTİ (otogar) (ki havaalanından gelen otobüsler AŞTİ de yolcu indiriyor) ve otogarın hemen dibinde bulunan AnkaRay’a oldukça yakın mesafede olduğunu farkettim. Bu anlamda toplantı yerine ulaşımın çok sayıda alternatif barındırması, özellikle şehri iyi bilmeyen ya da şehir dışından gelenler açısından oldukça olumluydu.

  • Toplantı yeri : Toplantının gerçekleştiği salon, beklentimin oldukça üstünde olup, çoğu köklü üniversitede bile bulunmayan, oldukça büyük bir salonda gerçekleştirildi. Bundan önce 1. PAKO’ ya katıldığım için ancak bu toplantı ile kıyaslayabileceğim ancak neredeyse salondan taşacak kadar kalabalık olan 3 yıl öncesine göre oldukça geniş ve yeterli bir salonda toplantı yapıldı. Toplantı için bu kadar güzel ve geniş bir yerin tercih edilmesi özellikle katılımcılar açısından oldukça yerinde bir tercih olduğu kanaatindeyim.

  • Işık : Salonun ön, orta ve arka kısmındaki aydınlatmanın ayrı ayrı kontrol edilebiliyor olması  salonun en büyük avantajlarından biriydi. Zira kimi toplantılarda ekran net görülebilsin diye tamamıyla kapatılan ışıklar insanı non-rem uykusundan rem uykusuna kadar değişen bir spektrumda savrulmasına neden olabiliyor. Toplantı da kimi zaman uygulanmış olsa da önerim özellikle sunumlar sırasında, sunum yapılan kısımda ışıkların kapatılması diğer orta bölümdeki ışıkların açılarak salonun kısmi olarak aydınlatılması yönünde olacak.

  • Ses : Ses kalitesi açısından ne iç gıcıklayıcı bir ses, ne de sesin duyulmamasına dair sıkıntı yaşandı. Ses organizasyonu katıldığım ilk toplantılara kıyasla oldukça iyi ayarlanmıştı. Toplantıyı arkalardan takip etmeme karşılık sesi işitmeme gibi bir sorunla karşılaşmadım. Lakin kimi hocalarımızın mikrofonla olan mücadelesi ya da konuşma sırasında öne arkaya sallanmalardan dolayı zaman zaman konuşmacıların sesini duymakta zorlandığım da oldu. Fakat genel anlamıyla ses sistemi gayet toplantı için yeterliydi. Ayrıca molalarda açılan kafa dağıtacak enerjik şarkılar da cabasıydı  :)

  • Görüntü kalitesi : Katıldığım toplantılardaki en dikkat çekici sorunlardan birisi genellikle görüntü kalitesi ve çözünürlüğü olur. İstediğiniz kadar değerli, tecrübeli konuşmacı çağırın, istediğiniz kadar muhteşem bir sunum hazırlanmış olsun ve de istediğiniz kadar güzel bir salonda olun, hazırlanan sunumlar ekrana kötü ve düşük bir çözünürlükte yansıyorsa emin olun o toplantıdan alınan verim oldukça düşük oluyor. Dolayısıyla basit bir başlık gibi gözükmekle birlikte yüksek çözünülükteki görüntülerin perdeye yansıtılabilmesi oldukça önemli bir konu. En uzak koltuktan dahi toplantı boyunca sunumları oldukça rahatlıkla takip edebildim. Dolayısıyla salon bu anlamda da oldukça yeterli ve başarılıydı.

  • İnternet sitesi : Sırf bu kurs için güzel bir websitesi organize edilmesi bile düzenleme komisyonun bu işi ne kadar ciddiye aldığı ve de ne kadar özendiğini göstermesi açısından oldukça önemli bir ipucuydu. İnternetin, özellikle de sosyal medyanın bu kadar güçlendiği bir dönemde, insanların dikkatini çekmek ve tanıtım açısından websitesi kurma fikri oldukça doğru ve yerinde bir girişim olduğu kanaatindeyim. http://www.patolojikisokulu.com/index.php  

  • Kursa katılım : Toplantıya ilk katıldığım kurstakine benzer şekilde oldukça geniş bir katılım söz konusuydu. Aralarda ya da çeşitli vesileler ile tanıştığım insanlardan da aldığım geribildirim memleketin dört bir köşesinden, çeşitli üniversitelerden çok sayıda patologun toplantıya katılım gösterdiği yönünde. Bu kadar çok sayıda genç meslektaşlarım ile beraber olmak ve birşeyler öğreniyor olmak ayrıca keyif vericiydi.
                    
  • Yeme - içme : Genel anlamıyla kurstaki yemekler orta düzeydeydi, yeryer daha iyi yemeklerinde verilebileceğini düşünmüş olsamda sınırlı bir bütçe ile gerçekleştirilen büyük bir organizasyon için oldukça yeterliydi. Mola saatlerinde koyulan kurupasta çay-kahve ekolüne alternatif olarak biraz zindelik kazandırması amacıyla koyulduğunu düşündüğüm meyve koyma fikri oldukça hoşuma gitti. Hatta itiraf ediyorum çoğu meyveyi ben yedim  :)

  • Kursun kurgusu : Kurs, öncesinde de belirtildiği üzere içerik itibariyle patoloji asistanlarına hitap etmek üzere kurgulanmıştı ve bu hedefe oldukça uygundu. Bunu sağlayabilmek adına da genele hitap edebilecek güzel bir bilimsel program hazırlanmıştı.Türkiye’de asistanların çoğunun oldukça zor şartlarda çalıştığına, kimi materyalleri hiç görmediğine ve çeşitli sebeplerle eğitimleri konusunda büyük
    eksikleri olduğu gerçeği ile ilk defa Trabzon’daki kongre sırasında düzenlenen asistan toplantısında tanışmıştım.


     
Gerçek anlamda duyduklarım inanılmaz şeylerdi. Bu anlamda eşit şartlarda eğitim alamayan asistanların ya da farklı kurumların veremediği bu eğitimlerin Ankara Patoloji Derneği tarafından bu eksiklikleri gidermek adına biraz da sırtlanarak gerçekleştirildiğini hissetmiş olmanın ayrıca hoşuma gittiğini belirtmek isterim. Konular genel anlamıyla mümkün mertebe basitleştirilerek ya da olabildiğince genel hatlarıyla aktarıldı. Her konudan little little into the middle yaklaşımı sayesinde dinleyenler detaylarda kaybolmadan, genel çerçeveyi görebilecekleri, genel bilgileri edinme anlamında oldukça yararlı sunumlar ile karşılaşmış oldu.

Misal Meme patolojisine dair olan “ Meme patolojisinde bunu yap, şunu yapma “ başlıklı oturumunda yaklaşık 1,5 saat içerisinde genel anlamıyla tüm memeden bahsedildi. Tabiki de teknik olarak bu kadar geniş bir içeriği bu kadar kısa bir sürede anlatabilmek mümkün değil ancak meme patolojisini bir ülkeye benzetmek gerekirse, ülkenin üzerinden uçakla geçip o ülkeyi tarifleyebilmek, sınırlarını çizebilmek ve asistanlığın ancak ve ancak son döneminde hissedilebilen bütünü algılayabilme hissini alma anlamında oldukça güzel oturumlar gerçekleştirildi.

Sunumlar : Sunumlar ağırlıklı olarak iyi olmakla birlikte yine klasik sunum tekniğiyle anlatılan , monoton sunumlar da olmadı değil. Özellikle bahsi geçen bu klasik sununlar sırasında, kullanılan tekniklerin güncellenmesi gerektiğine dair kimi fikirlerim tekrardan alevlendi ( Bunlardan yazının ikinci kısmında bahsedeceğim ). Ancak toplantıda gerçek anlamda anlatma, öğretme kaygısı olanlar hem sahnede duruşları hem de sunumlarında kullandıkları kimi dikkat çekici, kimi  komik, kimi uyandırıcı öğelerle toplantının verimini oldukça yükselttiler.    

  • Süre : Bilimsel programla ilgili olarak ayrılan toplam sürenin yeterli olduğunu düşünmekle birlikte özellikle Mart ayında gerçekleştirilen programın fazladan sitolojiye ayrıldığı kanaatindeyim. Misal tükrük bezi sitolojisi kaç üniversitede yaygın bir şekilde karşılaşılıyor ve de ne kadar sıklıkta pratikte karşımıza çıkacak. Genele hitap etme sloganı gözönüne alındığında bu ve benzeri kimi başlıkların program içerisinde sırıttığını düşünüyorum.

Tüm toplantı oturumları gözönüne alındığında en çok Serpil Dizbay Sak ve Yersu Kapran hocaların sunumlarından keyif aldığımı ve dikkatim dağılmadan takip ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle son gün son oturumda meme patolojisinin 1,5 saat tek oturum halinde olması her ne kadar handikap oluşturuyor olsa da Serpil Dizbay Sak ve Güldal Esendağlı hocaların karşılıklı konuşuyormuşçasına farklı bir sunum tekniği denemiş olmaları bir hayli güzeldi.

Yazının daha çok ilginizi çekeceğini düşündüğüm ikinci kısmı ise şu linkte ;

http://www.patolojininhali.com/2015/03/little-little-into-middle-2-zihni-sinir.html

15 Mart 2015 Pazar

modern zamanlar

Modern Zamanlar - Charlie Chaplin
Modern zamanlarda yaşayan insanların en büyük problemlerinden birisi yaşadıkları şeylerle, yaşamak istedikleri şeyler arasındaki uçurum.

Hayatın içinde, telaşenin koşturmacanın harala gürelesinde kimileri bu bahsettiğim duyguyu net olarak ifade etmese ya da edemese de çoğumuzun yaşadığı durum bu.

Bize sunulanlar ve yapmamız için verilen işlerin kurgusu ile olan ilişkimiz o kadar mekanik ve standart ki bu standardizasyonun içerisinde yaptığımız işe yabancılaşmamız an meselesi.

Dolayısıyla da bir süre sonra zamanında kalbimizi yerinden çıkartırcasına çarpmasına neden olan, istediğimiz ya da hayalini kurduğumuz şeylere yabancılaşmamız ise peşi sıra gerçekleşiyor. Tüm bu olup bitenleri fark etmek ve değiştirmek ise ya zaman alıyor ya da bir noktadan sonra umursanmıyor.

İşte bahsettiğim bu noktaya zaman zaman takılır, efkarlanır ya da kendimce bir çözüm bulmaya çalışırım.

Tam bu düşünceler içerisindeyken karşımıza şöyle bir video çıktı. Yazıya devam etmeden önce lütfen videoya bir göz atın.

                                   
Yukarıda derdi davasını anlatan ve buna kafa patlatan bir insanın kısa, öz ve sade anlatımı ile karşılaşacaksınız.

Kendini ne kadar güzel ifade etmiş öyle değil mi?

Şimdi bir dakika arkanıza yaslanın ve kendinizi düşünün ...

Yukarıda Çağrı Çankaya'nın kurduğu cümlelerdeki reklamcılık ile olan kısımların yerine kendi işinizi koyun. Konuşmayı tekrar dinlediğiniz de konuşmanın akışının hiç  bozulmadığını, aslında farklı sektörlerde olunsa dahi benzer sorunlarla içiçe yaşanıldığını görmek pek de güç değil ( sektöre bağlı kısmi özel açıklamalar getireceğiniz durumlar dışında ).

Zaman zaman yukarıdaki adamın anlattığı çelişkileri ve iç kargaşaları kafamda ben de su yüzüne çıkartıyorum.

Şu ana kadar bu sorunsal için ne yapmalı ne etmeliye dair özgün bir cevap oluşturamadım maalesef.

Gerçekleştirebilir miyim, şartlar beni ne yöne götürmeye çalışır ve ben ne yaparım bilemiyorum, ancak benzer bir çözüm yolunu denemek konusunda benzer hisdaşlıklarım var.

Belki ben de ülke ülke gezip patolog olarak bir yerlerde çalışıp birşeyler yapmalıyım.

Bu konudaki araştırmalarımı yaşadığım atakların sıklığına bağlı olarak devam ettiriyorum. Şu ana kadar ki araştırmalarımdan ilginç bilgilere de ulaştım.  "Sınır tanımayan Patologlar Organizasyonu"  veya " Patologi oltre frontiera " bunlardan bazıları ...

Bu gruplara dair öğrendiklerim ile ilgili uygun zamanda daha detaylı  birşeyler de karalayacağım. 

Lakin bu yazının esas amacı  konuya dair ilginç şeyler bilenlerden yeni birşeyler duyma isteği, biraz iç dökme ve biraz da benzer duygusu olanlarla dertleşme isteğidir.

Şimdilik bu kadar, kib :)

Merak edenler için Çağrı Çankaya'nın Ted konuşması da aşağıdaki linkte bulunmakta ...

https://www.youtube.com/watch?v=uQEKunx9O24

27 Şubat 2015 Cuma

kıyafetin rengi ...


Malumunuz günün en çok konuşulan konusu, resimdeki kıyafetin gerçek renginin ne olduğu idi.

Konu o kadar çok konuşuldu, o kadar çok tartışıldı ki iki kadın arasında başlayan fikir ayrılığı tüm dünyayı sardı ve şimdi tüm dünya bu kıyafetten bahsediyor.

Öyle ki renk dünyası hakkında "geniş bir skalaya sahip" olan erkekler bile konuya müdahil olma isteği duyuyor.

Televizyonda, internette, radyoda, haberlerde heryerde bu konu var.

Konuya ilk olarak tipik erkek refleksi ile yaklaşıp  " ne renkse ne renk ne fark eder, moda insanın kendine yakışanı giymesidir " diye düşünmüş olsam da :) blog konseptinin patoloji olmasından dolayı konuya bir de ben değineyim istedim.

Meseleyi biraz daha ciddiye alıp düşünmeye başlayınca aklıma Patoloji'de hemen herkese ilk bakışta farklı görünebilen lezyonlar ya da hücreler geldi.

Lenf nodülünde aralarda yeryer grup yapmış histiyosit görünümlü lobüler karsinom hücreleri (doğan görünümlü şahinler) ya da deri biyopsilerinde sıklıkla karşımıza çıkan banal nevus mu yoksa melanom hücresi mi sorunsalı ya da aşağıdaki fotoğraftaki akciğerden alınmış bir biyopsi örneğinde izlenen hücrelerin histiyosit topluluğu mu granüler hücreli tümör hücreleri mi yoksa malign melanom hücreleri mi olduğu gibi ...

Bu sorulara patologların ilk anda verdiği yanıtlar oldukça değişken .



Yanıtlar değişken olmakla birlikte Patoloji'de günlük pratikte karşılaştığımız bu soruların hepsinin ve dahasının özü ise, ilk sorudaki tartışmaya benziyor esasında. Soru size ilk sorulduğunda kendinizden emin bir şekilde cevap veriyorsunuz lakin soruya farklı yanıt veren insanlar olduğunu görünce bir hayli şaşırıyorsunuz.

Bu gibi durumlarda son sözü ise genellikle İHK tetkik söylüyor.

Bu konuda Patoloji'ye dair yapılabilecek benzetme ya da soruların sayısı bir hayli fazla ...

Umarım günlük pratikte bu kadar çok arada kalacağımız ya da yanılma payımızın böylesine yüksek olduğu biyopsiler ile karşılaşmayız.

Son söz ...

Kıyafetin rengi bildiğin  mavi ve siyah yahu :)

18 Şubat 2015 Çarşamba

tez kafası volume 2

Tez verileri, uzun zamanda, binbir emekle elde edildiğinden bizim için çok kıymetli. Elde edilen tüm verileri birarada görmek  insanda gerçekten de tarifi güç hislere neden oluyor. Zannımca bu "kıymetlimiss" hissini en güzel anlatan paylaşım da dün Nilhan'dan geldi.  http://patolojininhali.blogspot.com.tr/2015/02/tez-dunyas-ve-gollum-nilhan-akbulut.html

Şu an hali hazırda son aşamaya gelememiş olsam da  elimdeki tez verilerini ya da tezle ilgili yazdığım metinleri saklama konusunda çeşitli korkularım var. Üzerine titrediğiniz, kıymet verdiğiniz tez verilerinin başına birşey gelecek diye insan o kadar korkuyor ki, bu duygu yoğunlaşarak sizi obsesyona kadar sürüklüyor.

Tez verilerini düşünmeye başlayınca insanın aklına türlü türlü kötü, belki de olmayacak senaryolar geliyor. Bunlardan bazıları ; ya veriler kaybolursa, ya yanlışlıkla dosyaları silersem, ya bilgisayarım virüslerce ele geçirilirse," ya da ..." diye sonu birtürlü bitip tükenmeyen ihtimaller denizinde dönüp durmaya başlıyor insan.
kayboluyorrrr ! kaybolmayan veri istiyoruz !!!

Bu ihtimaller dahilinde kendi verilerimi güvenceye almak adına ya dropbox'ta yada mail kutumda yedekliyorum. Bunun dışında özellikle elindeki  verileri ve tez metinlerini arkadaşa, eşe dosta, herkese mail olarak gönderenler de var.

Kendiminde içerisinde bulunduğum bu obsesyon spektrumuna, geriye çekilip şöyle bir baktığımda durum açıkçası bana biraz da komik geliyor.

Düşünsenize birşeyler üretiyorsunuz ediyorsunuz ve onu eşe dosta mail atıyorsunuz ya da kendinize devamlı mail atıp duruyorsunuz. Sebep ise bu verilerin bir SİL tuşu ile kaybolabilmesi yada bilmediğiniz bir VİRÜS ile bozulabilmesi.

Bu konuyu daha önce düşünen eden, çözüm bulmak isteyen mutlaka birileri olmuştur. Zira ben internette çözüme dair pek pratik birşeye rastalayamadım ama bu dert ve sıkıntılara son noktayı koyacak fütüristik bir fikir geldi aklıma .

Bilmiyorum şu haberi daha önce okumuş muydunuz? 2008 yılında Norveçte iklim değişiklikleri, savaş ve doğal felakelerden korunmak üzere Kuzey Kutbuna yakın bir yerde dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş tohumların saklanacağı tohum bankası kuruldu. Kurulan bu depoda 4,5 milyon tohumun saklanması bekleniyormuş. Depo o kadar korunaklı ve güvenliymiş ki depreme ve nükleer saldırılara dahi dayanıklı olarak yapılmış.

Yani tam da tezle uğraşanların istediği tatta bir yer ...

Verilerin hiçbir bir şekilde zarar göremeyeceğini bildiğimiz bir yerde ...

Gitmesek de görmesek de ülkemizde de neden buna benzer, sadece tez verilerinin sakladığımız bir yer olmasın.

Fena mı olur :)

Buyrun bu da görseli olur ...



 













 















Haber kaynağı : http://arsiv.ntv.com.tr/news/437104.asp

29 Ocak 2015 Perşembe

tez kafası - volume 1

Her fani patologun eninde sonunda deneyimlediği bir yerdir tez dünyası.

Bir şekilde o dünyaya bir gidip gelirsiniz. Hani sorarlar ya öbür tarafa gidip geldin mi diye. Evet anlatılanlara, paylaşılan deneyimlere bakılacak olursa öbür tarafa bir kere gidip gelmiş kadar oluyormuş insan.

Diyenlerin yalancısıyım !

Bu yalanın kuyruğunda dolaşan ve tez dünyasına yeni adım atan biri olarak bundan sonra blog üzerinden bu süreçte öğrendiğim teknik bilgileri, ince detayları, haleti ruhiyemi, iç dökmelerimi tez kafası başlığında paylaşmaya karar verdim. Umarım bu yazı dizisi bu dünyaya adım atmaya hazırlanan arkadaşlara yardımcı, bu evreyi atlatmış o dünyaya gidip gelmiş arkadaşlarda ise özdeşlik hissi yaratır.

Yaşanan olayları ve ruh dünyasındaki daralmalarını paylaşma noktasına geldiğimde durumu biraz grup psikoterapisine benzetiyorum. Herkesin içini döktüğü, en acılı hikayelerini anlattığı paylaştığı yerlere. İnsanlar anlatacaklarımdan dolayı beni yargılayacak mı korkusu diğer yandan ise sıkışmışlığın verdiği buruk tat. Ve orada anlatıldığında kulaklarınıza bile inanamadığınız hikayeler. İşte bu dünyaya adım atıyorum. Merhaba terapi arkadaşlarım. Ben yeni yeni tez yazmaya başlıyorum ve hikayemi anlatmaya başlıyorum o zaman sizlere.

İlk yazıda tez yazmaya başlarken yaşadığım sıkıntılardan ardından ise güzel ve herkesin işine yarayacağını düşündüğüm Endnote programından bahsedeceğim.

Başlayalım o zaman 

Tezime dair İHK boyaların gelmesine bir süre daha olması ve bitirmeme çok az kalması dolayısıyla tezin giriş kısmını yazmaya karar verdim. Karar verdim diyorum lakin ilk olarak Word'ü açıp bir süre boş boş ekrana bakarak ne yapacağımı bilemedim. Yani teze nasıl başlanır? Tez nasıl yazılır? Kolay yolu var mıdır? İncelikleri nelerdir?

Kafamda deli sorular ...

Tez ile ilgili bilgisayarın başına oturduğum ilk gün tam anlamıyla sağa sola bakınmak, olayları algılamaya çalışmakla geçti. Bu öyle bir his ki kendimi boş, anlamsız, kafası çalışmaz biri olarak hissettim. Kelimenin tam anlamıyla kendine yabancılaşma halleri içerisinde bir o yana bir bu yana gidip geldim.

İlk günün sonunda yatmadan önce en azından arkadaşlarımdan tez örneklerini bulmalıyım ve de tez örnekleri ile kendime kabaca bir rota çizmeliyim diye düşündüm. Ertesi gün halihazırda tez süreci ile boğuşan bir arkadaşımdan  "bana referans nasıl ekleniyor, ya da tezle ilgili temel kuralları anlatsana diyerek alaylı eğitimi ile akşam tekrardan tez yazmaya giriştim. Lakin anlatılan şeyler bana kolay gibi görünmekle birlikte çok pratik gelmemişti. Ayrıca hala kafamda tezin iskeletini nasıl kuracağıma dair net bir fikir de yoktu.

Neyse oydu buydu derken bir iki akşamı daha süreci algılamaya çalışarak yedim. Bir yandan kendime "kardeşim neyi anlamaya çalışıyorsun bu kadar zor mu" diyorum ama bir yandan da kafama o kadar çok soru takılıyor ki bir sorunun cevabını ararken peşi sıra milyonlarca soru aklıma geliyordu. Neyse tam da bu sırada yine tez nedeniyle enkaz hissiyatı içindeki bir arkadaşım ile dertleşirken bir vesileyle Endnote ile tanıştım.

Programı çevremdeki arkadaşlarımdan kimse kullanmadığından kafamda türlü çeşitli sorular ve kuşkular vardı. Lakin bir şekilde programı buldum ve full sürümünü indirdim. Programı bilgisayarıma da yükledim lakin  bu sefer programın nasıl kullanacağını bilmediğimi farkettim :)

Youtubedan türlü çeşitli videolar bulup programın ne olduğunu ve nasıl kullanmam gerektiğini izleyerek öğrenmeye çalıştım.

Birkaç gün uğraşıp didindikten sonra pes etmeme ramak kala programın nasıl kullanıldığını net olarak kavradım.

Programın detaylarına gelecek olursak ...

Program tez yazmakta kullanılan, databaselerden makale aramayı, makaleleri indirmeyi, makalelerdeki referansları çeşitli dergi formatlarına göre referans vermeyi sağlayan oldukça pratik akademisyen dostu bir yazılım. Bu program sayesinde Word'de uygulanan alan güncellemesi ya da diğer türlü zaman kaybettirici uygulamaları kullanmaya gerek kalmamakta ve tek bir program ile türlü çeşitli fonksiyon kullanılabilmekte.

21. yüzyılın ortalarına doğru ilerlemekte olduğumuz şu günlerde ben de dahil olmak üzere hala Word'ü bile daktilo gibi kullanmakta oldukça mahir geniş bir insan grubu var. Siz de bu durumdan rahatsızsanız ve tez ya da makale yazmakta iseniz siz siz olun biraz zaman ayırıp şu programı öğrenin derim.

Emin olun pişman olmayacaksınız.

Programı kullanmak konusunda daha yolun başında olduğumu söyleyebilirim fakat gerçekten internetten türlü çeşitli çok sayıda video izledim ve sanırım kısa süreye karşın programla ilgili birkaç öneride bulunabilirim.

Programın full sürümünü internetten nasıl edinebilirim?

Özellikle google'da search yaptığınızda çok sayıda sayfadan programı indirebileceğinizi göreceksiniz ancak benim tavsiyem ve de sıklıkla kullandığım yöntem bir torrent sitesinden search yaparak gerekli torrent dosyasını bulup, programı bilgisayarınıza yükleyebilirsiniz. Aramakla uğraşmayın diye ben sizin yerinize bir torrent sitesinden gerekli dosyanın bulunduğu linki de hemen aşağıya ekliyorum.

 https://kickass.so/endnote-x7-bld-7390-rar-t8184828.html

Yazının sonunda ise yeni başlayacak olanlar ve Endnote programını öğrenmek isteyenler için en pratik olduğunu düşündüğüm videolar bulunmakta. Bu videolardan ilk ikisi Türkçe kaynak olup, oldukça detaylı bir şekilde programın tüm inceliklerini tek tek anlatmakta. Üçüncü ve son video ise İngilizce bir kaynak olup çok kısa sürede programı kullanmayı öğrenmenizi sağlayan oldukça pratik bir sunum.

Bahsettiğim hikayeler ve deneme yamulma süreçleri sonunda kendi adıma yeterince zaman kaybettim. Umarım bu paylaşımdan fayda görür ve vakit kaybetmeden işlerinizi halledersiniz.

Şimdiden kolay gelsin.

Tez kafasında tekrar görüşmek üzere ...